3 Mart 2012 Cumartesi

Ölümüne Sevda

Memur bir ailenin büyük çocuğu olarak İzmir'de dünyaya gelmişti. İlk okulu Karşıyaka'da okuduktan sonra, Babasının görevi gereği   orta okulu, Anadolu kasabalarında okumuştu. Edebiyata ve sanata düşkündü. Sanatçı bohemliği o zaman bile fark ediliyordu. Bunu fark eden babası onu liseyi daha iyi yerlerde bitirsin ve kendini geliştirsin diye kardeşiyle birlikte  İstanbul'a göndermeye karar verdi. Yatılı okuyarak daha düzenli olabilirlerdi.



İstanbul'a geldiklerinde aile hasretinin yanında yatılılığın da verdiği disiplin ile zorlandılar. Ancak bazı hafta sonları  dayısının Çamlıca'daki evine çıkıyorlardı. Dayının bir erkek üç çocuğu vardı. Dayısı yumuşak, yengesi ise sevecendi. Annesinin üzerine düşmesinden ve  kardeşinin mızmızlığından  sıkıldığı için   dayısının rahat evine gitmekten hoşlanıyordu. Kardeşi narin çabuk hasta olan içine kapanık bir çocuktu.  Kendisinden 8 yaş büyük süvari subayı olan dayı oğlu ile bazı cumartesileri Beyoğlu'na gidiyorlardı.  Orada, sinemayla uğraşan kişilerle tanışmış ve sinemadan  hoşlanmaya başlamıştı. Senaryo yazabilir miyim diye düşünmeye başlamıştı.


Bir yandan da, kardeşiyle beraber, kendisinden bir yaş büyük ve iki yaş küçük kız kuzenlerle   Kadıköy'e sinemaya gitmeye başlamışlardı. Zayıf, ufak tefek kıpır kıpır olan büyük ablanın ilgisini kısa sürede fark etti. Kendisi de ilgi duyuyordu. Ancak, yakın akraba olmalarının yanında ablası kadar güzel olmayan küçük kuzenin de ilgisini hissedebiliyordu. Konservatuvarda bale okuyan abla hem cazibeli hemde güzeldi. Tercihini büyükten yana kullandı. Ama hiç bir zaman küçüğü de ihmal etmedi.


Sinemaya olan ilgisi gittikçe artıyordu. Dersleri zar zor gidiyordu. İlk senenin sonunda  İstanbul'u çok sever olmuştu. Son sınıfta bir senaryosu değiştirilerek kabul edildi. Takma isimle filmi çekilecekti. Bu arada tanıştığı kişilerden dinlediği Fransız sineması ve Paris rüyalarına giriyordu. Ama sevgilisinden ayrılacaktı.


Okulu bitirir bitirmez babasının itirazına rağmen Paris'e gitti. Kardeşi Türkiye'de kalmıştı. Anne ve babasının tüm yükü ona kalmıştı. Dayısının büyük kızı da bale eğitimi için ABD tercih etti. Mektuplaşmaya devam ediyorlardı. Yıllarca kaldığı Paris'te bir yandan sinemacılık yaparken bir yandan da kendini geliştiriyordu.


15 yıl sonra Türkiye'ye dönünce gazetecilik ve  sinemacılığı beraber götürmeye başladı.   Kardeşi hukuk fakültesini bitirmiş ve İstanbul'da ünlü bir avukat olmuştu. Kardeşi evlenmiş ve iki çocuğu olmuştu. Geçkin bir yaşta evlenip anlaşamayınca ayrıldı. Kuzen, New York'da balerinliğe devam ediyordu. Nedensiz bir şekilde hiç evlenmemişti. Küçük kardeşi kendini ispatlayabilmek için, tanıştığı bir İspanyol ile evlenip Barcelona'ya yerleşti. Daha sonra Karakas'da uzun süre yaşayıp eşinin vefatı ve oğlunun evlenmesinden sonra İstanbul'a döndü.


Balerin yaşlanmıştı. NY da eğitimcilikle işi bir süre daha götürdükten sonra daha fazla yapamayacağını anlayıp oda kardeşi ile birlikte olabilmek için İstanbul'a döndü. 


Hepsi yaşlanmıştı. Artık daha sık görüşüp eskileri yad ediyorlardı. Birbirlerine gençliklerinde söyleyemedikleri şeyleri ve geçmişi paylaşıyorlardı. Küçük kardeş  mesafeli duruşunu sürdürüyordu. 


Bir gün ani bir kalp krizi sonucu gazeteci vefat etti. Kardeşi, çocuklarla  amcalarını nereye  gömeceklerini tartışmaya başladılar. İstanbul'da mezar yerleri uzaktaydı. Oysa Karşıyaka da aile kabristanın da toprağa verilebilirdi. Gazetecinin ölümünden büyük üzüntü içinde olan balerin "ben onunla  yan yana olabilmek için Aşiyan'da yer almıştım, ona da söylemiştim" deyince herkes sustu.  


Bugün, Aşiyanda yanı boş, boğaza bakarak yatıyor.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder