21 Ocak 2013 Pazartesi

Tahammül

İnsanların istememelerine karşın, zorunluluktan bazı davranış ve durumlara katlanmalarının (tahammül etmelerinin) altındaki nedenlerin araştırılması gerektiğini hep düşünmüşümdür.

Çocukluğundan itibaren kendisini çevresine kabul ettirebilmek amacıyla uğraşan insanoğlu nasıl oluyor da, kabul edemeyeceği davranışlara ve ortamlara katlanıyor?  Bunu hangi dürtülerle kabul ediyor? Tahammülün bir sınırı var mı?

Yanıtlamaya çalışacağımız soru bu olacak.

Çocuk bilinci oluşmaya başladığı andan itibaren kendisinin birey olduğunu ve kişiliğini kabul ettirebilmek amacıyla bazı davranışlarda bulunmaya başlıyor. Önceleri ailesinden,bazı şeyleri elde edebilmek için ağlayarak, bağırarak tavır koyarken daha sonra arkadaşları ile paylaşmada da aynı tavrı sergileyerek kişiliğini ortaya koymaya başlar. İsteklerinin bir kısmını elde ederken, elde edemeyeceği ortamlarda bulunmamaya çabalar.

Çocukluğunda, arkadaşları tarafından   beğenilmek, en iyi olmak, dikkati çekmek ve taktir edilmek isterler. Oynanan uyunun en iyisi olmayı arzu ederler.  Gençlikte ise karşıt cins tarafından beğenilmek amacıyla giyime özel dikkat edilirken, görüntü yanında konuşma ve fikirlerle de herkesten farklı olmaya çaba harcanır. Tüm amaç egonun tatminidir.

Çalışma hayatına girildiğinde, kendini göstermek ve para kazanmak veya yükselmek amacıyla mücadele edilirken güçlü kişiliğin desteklediği ortamlarda bulunmaya özel önem verilir. Yükseldikçe, altında arzu ettiğin kişilerle çalışma yolu seçilir. Bununla,astlarınla kolay iletişim kurma imkanına kavuşurken yaptıklarının yüceltilmesiyle, tatmin olmuş egoyla daha büyük bir arzu ile çalışabilirsin.

Karşı cins beğenileri ve çalışma hayatındaki umulmadık terslikler, kişiler tarafından yaşam boyu unutulması mümkün olmayan iki temel unsurdur. Kişiler bu hayal kırıklığına zorunlu olarak tahammül etse bile bunları hiç bir zaman unutmamaktadır.

Çalışma hayatının sonlarına geldiğinde, kendine daha fazla zaman ayırmaya başladığında özel hayatında ve toplum içinde eskiye göre daha az önemsenir ve dikkate alınır olduğunun farkına varır. Bu durumdan korunabilmek için zorunlu olarak azalan sosyalliğini daha da azaltarak kendini dar bir aile çevresine hapsetmeye başlar. Çünkü ailede hala önemlisindir.

Zaman ileleyip, yaşlılık insanı tutsak almaya başlayınca, aileye bağlılık tam bir  zorunluluğa döner. Maddi olarak kimseye ihtiyacınız olmasa da manevi olarak gereksiniminiz geometrik olarak büyümüştür. Aranıp sorulmak, doktora götürülmek v.b temel işler için bile çocuklara muhtaç duruma gelinir.

Hele eşlerden birisi vefat etmiş ise yalnız kalan kişinin muhtaçlığı had safhaya yükselir. Çocuklar ise yaşamlarında birde ebeveyinleri için zaman ayırmak zorunda kalınca en azından onlara karşı daha otoriter olabilirler.

Bazen "aman" anne/baba veya "acele edin""çabuk yürüsene" "hiç bir şeyi de anlamıyorsun" "kulakların da duymuyor""TV sesini az açsana" "kaç kere söyledim" "az ye diyorum dinlemiyorsun sonra tansiyonun çıkıyor" "zaman size göre değil bana göre olacak"  gibi söylemler olabilir.

Tüm hayatları boyunca yüksek egoyla yaşayan insanoğlu yaşlılığın verdiği acz ile zorunlu olarak bu davranışlara tahammül etmek zorunda kalır. Kabullenemediği davranışları, muhtaç olduğu için, "sevgi ve hoşgörüyle karşılıyorum" diyerek kendini ikna etmeye çalışır.

İstemeden ve fark etmeden büyüklerini kıracak davranışta bulunan küçükler kendileri yaşlılığa yaklaşınca durumu fark edebilirler.

İşte o zaman, vicdanlar sızlar ama, geç kalınmıştır.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder