5 Temmuz 2018 Perşembe

Monşer

Osmanlının son zamanlarında, 20yy başlarında İskece'de Tütün tüccarı bir ailenin bir erkek iki çocuğu vardı. Adam sessiz, çalışkan biriyken, kadın kibirli, dirayetli ve hırslı birisiydi. 

İzmir'in işgali ve arkasından Kurtuluş savaşına karşın batı Trakya'da tütün üretim ve  ticareti aksamadan devam ediyordu. Ancak kadın, eşinin yumuşaklığından ve sessizliğinden mutlu değildi. İki çocukları olmasına karşın, daha güçlü  bir koca özlüyordu. Eşinden ayrılmak istiyor ama dile getiremiyordu. 

Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve doğup büyüdükleri topraklar Yunanistan'da kalmıştı. Adam İstanbul'a gitmeyi düşündü ancak "mübadele" şartlarında Batı Trakya Türklerinin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine göçmesine izin verilmiyordu.

Kadının ailesinden kalan malları fazlaydı. Adamdan da kurtulmak istiyordu. Çözüm, adamın İstanbul'a gitmesiydi. Adam oğlanı alıp gidecek küçük kız da annesiyle İskece'de kalacaktı. Resmen boşanmadan ayrı yaşayacaklardı.

Adam, tütün işini İstanbul'da da yapmaya başlamışken, karısı ayrılmak istediğini söyleyince, kızını da yanına alıp boşandı. Çocuklara Fransız mürebbiye tutarak bakımını sağladı ancak,  Yunan vatandaşı olmaları nedeniyle oğlanın okulu sorun oldu. Yabancı bir ilk okula yazdırarak sorunu çözdü. Baba Tütün işinin İzmir'de daha iyi olacağı düşüncesiyle çocukları mürebbiyeye bırakıp, İstanbul'dan ayrılırdı. 

Uzun uğraşlardan sonra TC vatandaşlığına kavuştular. Oğlan ilkokulu bitirince Galatasaray Lisesine yatılı verildi. Nazik ve ince ruhlu olan oğlan yatılı okulun katılığına  alışamamıştı. Arkadaşlarının kibarlığı dolayısıyla kendisiyle dalga geçmelerinden nefret ediyordu. Okumayı da sevmiyordu.

Bu arada baba Drama doğumlu, kendisinden büyük bir hanımla ikinci kez evlendi. İstanbul'daki dadı ve kızı İzmir'e babasının yanına geldiler. Galatasaray Lisesinde okumakta olan oğlan dayanamayıp okulu bıraktı. Babası oğlunu, İzmir'de Namık Kemal lisesine kaydettirdi. Galatasaray Lisesinden gelen oğlana monşer denmeye başladı.

Adamın ikinci eşi arka arkaya üç çocuk doğurdu. Evdeki üvey kıza da çok iyi bakıyordu. Adam, Amerikan şirketleriyle yaptığı tütün ticaretinden iyi para kazanıyordu. Oğlu ise bir türlü işle ilgilenmiyordu. Babasının zorlamasıyla işe gidip geliyordu ancak çalışmayı sevmiyordu.

Oğlan, askerliğini yapıp döndükten sonra, üvey annesinin tanıdığı Nevrekop'lu öğretmenin kızıyla evlendi. Karısı sarışın, uzun boylu, beyaz tenli havalı ve gösteriş düşkünü bir kadındı. Varlıklı birisiyle evlenmiş olması nedeniyle çok para harcıyordu.

Oğlan, babasının zorlaması yanında karısının isteklerini yerine getirebilmek için zorunlu olarak işe gidip geliyordu. Üvey erkek kardeşi İzmir konservatuvarında obua çalıyordu. O nedenle babasından sonra işi devam ettirebilecek tek kişi kendisi idi. Ama tütün deposuna gitmekten onların işlenmesinden sonra ihraç edilmesine kadar geçen dokuz on aylık zift kokan ortamdan nefret ediyordu. Durumu babasına söyleyemiyordu.

Babası vefat edince, 38 yaşındaki  monşer  çalışmamaya karar verdi. .İşi devretti.

Hayatının sonuna kadar mutlu bir rantiye olarak yaşadı. 

Hiç çalışmadı.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder